Ayaklara bakmanın hoş bir örneği. Özel bir şey beklemeyin, kendinizi kaptırın onun yerine.
http://www.mediafire.com/?ivvzomzzzgq
25 Ocak 2010 Pazartesi
Shop Assistants - Somewhere in China
Güzel, sakin bir shoegaze parçası.
http://www.mediafire.com/?ilz2di14lj2
http://www.mediafire.com/?ilz2di14lj2
Current 93 - Looney Runes
Current 93'ün eski, endüstriyel/deneysel/histerik şarkılarından. Herkese uygun değil, yine.
http://www.mediafire.com/?y0cl0wmzmut
http://www.mediafire.com/?y0cl0wmzmut
Current 93 - Anyway, People Die
Şarkının adından ne olduğu anlaşılıyor zaten. 1:48'lik, ancak kendine bağlayan bir şarkı.
http://www.mediafire.com/?ydz3yyxjmnw
http://www.mediafire.com/?ydz3yyxjmnw
Current 93 - Oh, Coal Black Smith
Klasik Current 93 şarkılarından, eski ingiliz folkları David Tibet'in maniasıyla birlikte. Sevdiklerimden. A maiden will I die. A maiden will I die.
http://www.mediafire.com/?ty4hjzljnnw
Sözleri yorumlarda.
http://www.mediafire.com/?ty4hjzljnnw
Sözleri yorumlarda.
Current 93 - Black Ships Ate the Sky
Fena halde deneysel/histerik bir şarkı, sıkılgan/sabırsızsanız buna uğramayın. Who will deliver me from myself!?!? Who will deliver me from myself!?!?
http://www.mediafire.com/?nny4z0mfdm0
Sözleri yorumlarda.
http://www.mediafire.com/?nny4z0mfdm0
Sözleri yorumlarda.
Current 93 - All The Stars Are Dead Now
Histerik, hafif deneysel şarkılardan. BÜTÜN YILDIZLAR ÖLDÜ-ÖLDÜ-ÖLDÜ-ÖLDÜ
http://www.mediafire.com/?wdnmzco2zyt
Sözleri yorumlarda.
http://www.mediafire.com/?wdnmzco2zyt
Sözleri yorumlarda.
Current 93 - Black Ships In the Sky
Current 93 - Hitler As Kalki

Sabırsız genç dostlarıma sıkıcı gelebilecek, ancak sevdiğim bir şarkı. Uzun, akustik, Current 93 standartlarına göre neşeli ve az-deneysel. Kalki, özetle, Hint mitolojisinde Vishnu'nun çağın sonunda olacak Kali Yuga adlı kıyameti başlatacak olan avatarının ismi.
http://www.mediafire.com/?nnmjijuyyyz
Sözleri yorumlarda.
22 Aralık 2009 Salı
Beni asla sevmedim
Ufak bir alıntıyla başlıyorum, Don Quixote -kendi aramızda Don Kişot diyelim- Rocinante'nin sırtında, üzerinde atalarından kalma paslanmış bir zırhla bir hana girer. Han, dönemin en güzide yeri olmamasının yanısıra, boktan heriflerle doludur. Don Quixote atından iner, onu seyise teslim ederken soylu bir şövalye olarak handakileri selamlar. Lakin artık şövalye devri çoktan kapanmıştır, handakiler onunla dalga geçer. O, bunu farketmez, yergileri övgü addeder ve handaki herkese şarap ısmarlar. Gözü az önce erkeklerle itişip kakışan garson kıza erişir. Kötü zamanlarda kötü yerlerde olmanın verdiği sert mizacıyla sıradan bu garson kız, ona dünyanın en güzeli gözükür. Bu sırada yan tarafta bir adam hancıya sorar, "Şunun üzerindekilere bak, dökülüyor, pas içindeler! Bu kadar şaraba parası olduğunu nereden çıkarıyorsun?", hancı cevaplar, "Aptal! Fakirlerin delirmeye fırsatları olmaz.".
Doğal olarak, yaptıklarım arasında pek de gurur okşayıcı olmayan çok şey var. Ancak birisi var ki, ki burada The Alan Parsons Project - To One in Paradise'dan alıntı yapıyorum, kendimce uydurma şairane bir çeviriyle; "Sözlerimin bir tüy ağırlığında etmediği zamanlar oldu, saf mavi göğün bulutlarla dolduğu. Lakin bir sözcük vardı ki o an içimde, cennetteki bütün sevgiden fazlası vardı onda.", aman allahım (allah cins isim olduğundan ufak yazılır) neyi anlatçağımı unutmak üzereyim. Şimdi de bir Stephen King alıntısı yapıyorum, Kara Kule serisi, muhtemelen ikinci kitap; "Orbay, parkın kıyısında her genç gibi acı içerisinde görünmeye çalışmakla meşguldü.". Elbette kimseye boktan hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiği konusunda ders verecek değilim, buna uygun bir yapım yok, tabii olsaydı ben de Elif Şafak gibi sikko kitaplar yazıp parayı kırardım. Öte yandan "her genç gibi acı içerisinde görünmeye çalışmak" kavramının kapsamında olarak, kendimi lanetlenmiş hissederim biraz.
2007 yazında Olympos'a gitmiştim, kimseyi tanımıyordum. İnsanların yanına yamanmak durumundaydım biraz. Ayrı güzel bir yer orası, geceleri karanlığın, ağaçların ve harabelerin içinden geçip sahile varmak, göğü kaplayan bir koyu mavi üzerine incilerle bezeli bir halıyla olmak. Bir gece, yirmilerinin sonlarında, hippi bir beyfendi bana "Sen ne kadar huzursuz bir adamsın." dedi, artık kendi hıyarlığından mı bilmiyorum, ben de kendi hıyarlığımdan mı bilmediğim bir sebeple o lafı unutamadım. Bir film olsa "takıntılı" yaftası yiyecek davranışlarda bulunuyorum, dengesizce hareket ediyorum, insanları yönlendiriyorum. Ama hep Don Quixote veya başka bir roman karakteri olmak için. Hayır, öyle değil götten anlama hemen, hayatı azıcık fazla yaşayabilmek/renklendirebilmek için. Tanımadığım insanlara sırıtırım, selam veririm, başkalarının muhabbetlerine dalarım, rol yaparım vesselam ama en lanetlendiğim konu, genç hanımlar. Tanımadığım birini biraz takip ederim, çiçek veririm, belki birkaç dize okurum, etkileyici bir söz söylemeye çalışırım, ama en çok gözlere bakarım. Bunların hiçbirini de "elde etmek" gibi sıkıcı bir şey için değil, o anlık eğlence için yaparım falan filan. Kadınları ne kadar fena halde büyüleyici bulduğum konusunda betimlemelere girmeyeceğim, konumuz bu değil. Özetle, bir aile babasının sıkıcı hayatını tercih etmeyeceğimden böyleyim.
Doğal olarak, yaptıklarım arasında pek de gurur okşayıcı olmayan çok şey var. Ancak birisi var ki, ki burada The Alan Parsons Project - To One in Paradise'dan alıntı yapıyorum, kendimce uydurma şairane bir çeviriyle; "Sözlerimin bir tüy ağırlığında etmediği zamanlar oldu, saf mavi göğün bulutlarla dolduğu. Lakin bir sözcük vardı ki o an içimde, cennetteki bütün sevgiden fazlası vardı onda.", aman allahım (allah cins isim olduğundan ufak yazılır) neyi anlatçağımı unutmak üzereyim. Şimdi de bir Stephen King alıntısı yapıyorum, Kara Kule serisi, muhtemelen ikinci kitap; "Orbay, parkın kıyısında her genç gibi acı içerisinde görünmeye çalışmakla meşguldü.". Elbette kimseye boktan hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiği konusunda ders verecek değilim, buna uygun bir yapım yok, tabii olsaydı ben de Elif Şafak gibi sikko kitaplar yazıp parayı kırardım. Öte yandan "her genç gibi acı içerisinde görünmeye çalışmak" kavramının kapsamında olarak, kendimi lanetlenmiş hissederim biraz.
2007 yazında Olympos'a gitmiştim, kimseyi tanımıyordum. İnsanların yanına yamanmak durumundaydım biraz. Ayrı güzel bir yer orası, geceleri karanlığın, ağaçların ve harabelerin içinden geçip sahile varmak, göğü kaplayan bir koyu mavi üzerine incilerle bezeli bir halıyla olmak. Bir gece, yirmilerinin sonlarında, hippi bir beyfendi bana "Sen ne kadar huzursuz bir adamsın." dedi, artık kendi hıyarlığından mı bilmiyorum, ben de kendi hıyarlığımdan mı bilmediğim bir sebeple o lafı unutamadım. Bir film olsa "takıntılı" yaftası yiyecek davranışlarda bulunuyorum, dengesizce hareket ediyorum, insanları yönlendiriyorum. Ama hep Don Quixote veya başka bir roman karakteri olmak için. Hayır, öyle değil götten anlama hemen, hayatı azıcık fazla yaşayabilmek/renklendirebilmek için. Tanımadığım insanlara sırıtırım, selam veririm, başkalarının muhabbetlerine dalarım, rol yaparım vesselam ama en lanetlendiğim konu, genç hanımlar. Tanımadığım birini biraz takip ederim, çiçek veririm, belki birkaç dize okurum, etkileyici bir söz söylemeye çalışırım, ama en çok gözlere bakarım. Bunların hiçbirini de "elde etmek" gibi sıkıcı bir şey için değil, o anlık eğlence için yaparım falan filan. Kadınları ne kadar fena halde büyüleyici bulduğum konusunda betimlemelere girmeyeceğim, konumuz bu değil. Özetle, bir aile babasının sıkıcı hayatını tercih etmeyeceğimden böyleyim.
22 Ekim 2009 Perşembe
Tırp
Az önce Cranberries - Linger'ı bininci kere izlemekteydim. Fahişeler hep çok çekici gelmiştir bana. Ah hayır, öyle kaba olanlar değil, olmak zorunda kalmış, hüzünlü bakışlı olanlar. Kendimi hikayedeki arada gelen, önemsiz, silik, tecrübesiz genç adam olarak hayal ederim. Anlamaya çalıştığını iddia eden, yarı-sempati içerisinde yaklaşan ancak diğerlerinden farksız bir şekilde kendi kibri içinde boğulan genç adam. Zaten öyle olurdum herhal.
Dönemlik Hazlar

Sandınız ki siz allahsızlar
Hazla kastım aslolarak
Sembolizmdi, dokundurmaydı
Ancak bildiğiniz
Seksi kastettim
Çatır çatır hem de.
70li yılları severim. Saçlar kabarıktı, kıyafetler güzeldi, kasıklara ağda yapılmazdı. Birkaç on yıl önce doğmuş olmam gerektiğini düşünmekteyim. Baudelaire dayımız aşkla, şarapla veya erdemle sarhoş olmamızı öğütlerken 21. yüzyılda ilkini çöpe atmak durumundayım, zira dönemimin kadınları çok kötü giyiniyorlar. Cidden. Erdemi kim kaybetmiş ki ben bulayım derkeen sadece şarap kalıyor. Siz de kalıyorsunuz. Hoşça kalıyorsunuz.
Biriyle tanışmıştım, sırf Ömer Hayyam okumak için Farsça okumuştu. Böyle adamlar evinde oturup blog yazanlar için korkulu düşler olsa gerek. Nitekim biz de -tıpkı Paris halkı gibi- en güzel esanslar arasında bile, burnumuzu boktan çıkarmayız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
